Dijital Pazarlama

Otomobilde iki dev: mercedes vs bmw

 Kasım ayında otomotive yönelmek ve iki ezeli rakibin dijitaldeki kapışmalarına dahil olmak istedim. Ekim Ayı’nda otomotiv sektörünün lideri: Mercedes-Benz​

bmw -merc social

 Biraz daha detaya girelim ve firma bazında inceleyelim istiyorum. BoomSocial​dan kaynak aldığım bu veriler sosyal medya performanslarını yansıtırken, dijital pazarlamanın ana ayaklarından olan arama motoru kaynağından bahsedelim biraz da; yani SEO yani trafik verileri.

“Otomobilde iki dev: mercedes vs bmw” yazısını okumaya devam et

Reklamlar
Dijital Pazarlama

2000’lerde Dijitalleşme (Sanal Market Örneği)

Hazırlanın, geçmişe dönüyoruz. “Milenyum”dan korkutulduğumuz zamana…

2000, Mustafa Topaloğlu başta olmak üzere pop sanatçılarının gri kostüm giyerek oluşturduları medya stratejileri, tartışma programlarında “Kuran’ın şifresini çözen adamların” “uzaylıların bizi dinledikleri” “depremi uzaylıların yaptıkları” gibi dünya ötesi konular ve tartışmalar gündemde. “2000’lerde Dijitalleşme (Sanal Market Örneği)” yazısını okumaya devam et

Dijital Pazarlama

sosyal medya ne değildir?

Gazapizm || İnsanlar Ölü

Sosyal medya hesaplarınızda bir yığın insana like ettirebilirsiniz gönderileri, camera360 aplikasyonuyla makyaj bile yapabiliyoruz. Fakat olayın sosyal boyutu var, misal önemli günlerde (anneler,babalar, sevgililer günü vs…) “sosyal medya ne değildir?” yazısını okumaya devam et

Dijital Pazarlama

Madame Coco Örneği

Tüketici deneyimi, markaların satın alamayacağı bir değerdir. Bu nedenle geri bildirimlere karşılık verebilmeleri, tüketiciler için oldukça önemlidir. Yaklaşık 10 sene önce filmlerde karşı karşıya kaldığımız arttırılmış gerçeklikle, şu anki yaşantımız çok da farklı sayılmaz. “Madame Coco Örneği” yazısını okumaya devam et

Yaşam

#DünyaÇocukOlmaGünü

“Kanadımı kırdılar uçamadım anne, savaşa soktular koşturdum.
Kalbini açamayan herkesin aklına, eğriyi doğruyu ben soktum.
Sonbaharda dökülen yapraktım, ilkbaharda geri geldim ben
Aileme,dostuma selamlar olsun, gök kuşağındaki bir rengim ben.” Med-cezir|| Ceza

“#DünyaÇocukOlmaGünü” yazısını okumaya devam et

Yaşam

Çocukları atın geriye ne kalır?

24-30 Mayıs “Sokak Çocuklarına Şefkat Haftası” olarak ülkemizde 1997’den beri kutlanan bir hafta… Lafta yani, bir de şefkat demeleri yok mu? Sanki herkes evinde birbirine çok şefkatliymiş gibi, sokak çocuğuna şefkat gösterecek he bu insanlar. Yok. İnandırıcı değil. “Çocukları atın geriye ne kalır?” yazısını okumaya devam et

Yaşam

Çanakkale Zaferi ve 2017

“Hakan Yeşilyurt-Selanik Türküsü” lütfen açabilir miyiz, rica etsem?

Sahip çıkmamız gereken günler artık bir elin parmağını geçmiyor. Ulusal günlerimiz sürekli devinim halinde. 15 Temmuz en basitinden, meydanlara, sokaklara, insanlara veriliyor isimleri. “Çanakkale Zaferi ve 2017” yazısını okumaya devam et

Yaşam

eryaman ümitköy metro durağı

Az önce…

Ankara ayazı ve sıcaklık -10 vardır. Deri eldivenler dostta kalmış. Ümitköy metrosunda bekliyorum tam olarak 20 dakikadır. Ellerim uyuşuk, bir amca dikkatimi çekiyor, önünde bir bez üzerinde tırnak makası, yara bandı, kumanda, piller ve buna benzer eşyalar. Kimse almıyor, dönüp bakmıyoruz bile. Çünkü biz kalın montlarımızın içerisindeyiz ve yünlü kazaklarımız kapatıyor insanlığımızı, tenimiz gibi, vücudumuzu örttüğü gibi… “eryaman ümitköy metro durağı” yazısını okumaya devam et

Kadın Hakları · Yaşam

Bir 14 Şubat Yazısı

Hazır olun, yarın 14 Şubat.

Yarın en güzel kombinleri yaparak sevgilinizle harika vakit geçirebilir, ona aşkınızı anlatabilirsiniz. Bunun için google’da arama yaparak kombinlerden faydalanabilirsiniz. *Bilirsiniz kızlar, özel günler aşkınızı anlatabilmeniz için bir fırsattır. 

Size verilen hediyeye dikkat etmelisiniz, basit bir hediye ile hayatınız aşkını yakalayamazsınız. Pahalı olan hediye size verilen değeri gösterir ve kadınlığınızın kalitesini. *Çakma pırlanta ile elmas aynı değildir sonuçta değil mi? 

Gittiğiniz mekanın şıklığı, menüsü, lokasyonu da aşkınızın geleceği için belirleyicidir. *Varoş semtlerde sevgili mi olunur beh!

Kendinize gelin… Anlatacaklarım var!

“Bir 14 Şubat Yazısı” yazısını okumaya devam et

Yaşam

bu bir zihinsel gelişim yazısıdır.

The Cranberries- 21

Ortaokul döneminden beri tutkunu olduğum müzik grubudur The Cranberries. No need to argue albümü, ergenliğe giriş dönemimdeki çöküntülerin dozunu hafifletmeme yardımcı oluyordu. “bu bir zihinsel gelişim yazısıdır.” yazısını okumaya devam et

Kadın Hakları · Yaşam

Kurban

Ceylan ertem- Düşmedim daha

Yaşım hala genç ve insan tanıma deneyimimde de iddialı değilim fakat satışta çalışmakta olan ve daha önce de çalışmış, hislerine de inanan birisi olarak insanoğlunun güzele sahip olma içgüdüsünü farkettim. Fakat bu güzellik de göreli bir kavram en nihayetinde… “Kurban” yazısını okumaya devam et

Yaşam

kısa bir yazı

Metrodayım. 60’larında bir amca var tam karşımda, oturuyor,ben hemen başında, ayakta gidiyorum. Şapkasında özel güvenlik yazıyor, kadife kalın gömlek, bordo kravat, şişme yelek, üstüne ceket ve nihayet bir mont. Zayıf ve bıyıklı. Kanını emmişler sanki; ten rengi bembeyaz. “kısa bir yazı” yazısını okumaya devam et

Diğer

Yasak film ve canım ülkem

2 sene önce devletler tarafından yasaklanmış filmlere merak salmıştım. Ahlaki, vicdani ve aslında insani değerlerimizi sorgulattılar. Dokunaklı olanlar arasında Salo ya da Sodom’un 120 günü ve Srpski Film..  “Yasak film ve canım ülkem” yazısını okumaya devam et

Diğer

kapitalizmi derinlemesine hisseden beyaz yakalar: bankacılar

Kapitali savunabileceğim hiç bir durum ya da olay olmamıştır bu yaşıma kadar. Bir İİBF’li olarak yapmak zorunda olduğum meslek (tercih şansım olmadan) bankacılıktı. Yavaş yavaş girdim işin içine, basit taşıt kredileri ile başladım sonra özel bir bankada şubede en tehlikeli bölüm olan “bireysel py” oldum. 2 sene çalıştım. “kapitalizmi derinlemesine hisseden beyaz yakalar: bankacılar” yazısını okumaya devam et

Kadın Hakları

#tecavüzmeşrulaştırılamaz

Kanım dondu.

Araştırdım. Bilmediğim ve öğrenmek zorunda olmadığım kişilerin anılarını okudum. Biz kozmopolit hayatta “kadın hakları” savunucusu olmamıza rağmen, yaşım 29 ve hala kendi hayatıma yön vermem gerektiğini inanırken, 16 sene önceki Özlem’e tecavüz edebilecek “adamı ya da adamları” düşündüm. “#tecavüzmeşrulaştırılamaz” yazısını okumaya devam et

Kadın Hakları

“sadece beş dakika daha yaşamak istedim…”

Yaşıyoruz. Duygularımız var, bir insanı sevebildiğimiz gibi bir zaman sonra sevemeyebiliyoruz da. Yaşıyoruz ya hani.

Öyle delirmeye başlamışız ki, kendimizi beğendirmek için estetiklere düşenler, o TV’deki kadınlara benzemeye çalışmalar, karakter değişimi, daha fazla itaatkar tavırlar, dik durması gereken kadının “aşk uğruna” karar verme yetisinin azalması, “kıskançlık” duygusu adı altında hayatını kast eden baskı ve aslında yine aşk için katlanman gereken o “şeyler”

Bakın olay nerelere gelecek daha…. Bunları yaşayan tek ben olmadığım gibi, çözümü de yine ben değilim. Karar hayatınızdır. Karar verme yeteneğini de yaratıcı insana vermiştir. Bu sizi diğer canlılardan ayırır, muhakeme yeteneği ve bedelini ödeme/ haketme gibi…

Okumuş ya da duyarlı olması gereken kadınlardan bahsedelim biraz da… İş hayatında yaşanılan o “farklı” algılanan feminizm mesela. Giydiğiniz kıyafetlerden yaşam tarzınız anlaşılabilir bunu size yapan da kadın çalışanlardır. Cinsiyet faşizmini en derinlemesine zaten kurumlarda görürsünüz. Erkek çalışanlarla konuşma tarzınız, gece nerede kiminle oturduğunuz, medeni durumunuz; kıyafetlerinizin, makyaj malzemelerinizin, kuaförünüzün ve arabanızın markası önemlidir. Kadınlığınız bu değerlere göre ölçülür. Anne olanlar diz üstü etek giyemezler mesela.

Özel hayatınız, aile hayatınız, iş hayatınız ve hala *varsa bir sosyal hayatınız güçlü olmak zorundasınız. Her şeyle başa çıkabilmelisiniz. Ama o zaman da hayatınızda bir “erkek” figürüne gerek kalmayabilirmiş, yani eğer erkek adamlarımızın hayatımızdaki olma nedenini yeterince kavrayamadıysanız.

http://kadincinayetleri.org/ bu siteyi karıştırın. Öyle istatistikler var ki. Kadınların ölme nedenleri.

Daha 1 ay önce “şort giydi” diye bir hemşire, kamuya açık alanda “vatandaş” tarafından tekme tokat dayak yiyor. Herkes haklı bu ülkede. Biz kadınlar adına “aşk olur, namus olur, dostluk olur….” her türlü gerekçeyle ne yapacağımız, nasıl yaşayacağımız öğretildi. Gerçekten ne kimsenin karısı ne de eğlendiği kadınlar olmak istiyoruz. Reddedildi diye sokakta ölen kadınlar, son dolmuşa bindi diye tecavuz edilip yakılan genç kızlar, sevgilisi zengin diye katledilen gencecik goncalar, yaseminler, güller…

bizi sevmeyin.

 

 

 

Diğer

muavin

Dolmuştayım.

Tıkış tıkış olmuş adım atacak yer yok.  Muavin ve bir yolcu tartışması yaşanıyor. “Hindistan’a çevirdiniz iyice ülkeyi” diyen yolcuyu kalaylıyor muavin beyler.

Yanyana gitmekten çok da rahatsız olmayan diğer yolcu ise “ne yani kimse binmesin mi? Sonra şikayet ediyorlar.”

Kafa karışıklığı içinde saate baktım; 09:05

Motor sesi ve insanların dialoglarından duyulmuyor siren sesi. Lafı sözü geçen tek kişi var yakınımda “muavin bey”

Sanki ihanet ediyormuşum gibi hissettim kendimi. Sanki herkes unutmuştu. Sesim titredi konusurken:

-“Siren çalıyor olmalı. Dursanız bari 2 dk.”

-“Duralım ablam, yolcuyu indirelim de. Arkadaş Hindistan mindistan deyince….”

Başka bir yolcu ise

-“ya iyide zaten 7 geçiyor. Durmayın yani.”

Neyse ki 10-15 saniye durduk devam ettık yolumuza, zaten 6 geçmeye başlamıştı.

Hemen radyoyu açtım, doyamamıştım ulan.

Senede en derınden hissettiğim bugün ben törene yetişememiştim. Durduramamıştım. Artık gücüm yetmiyordu.

Artık gücüm yetmiyordu…

Hayatında sadece resmı tatıllerde aklına gelen insanların, benden daha cok savunmasına da anlam veremiyorum. Boş sevmelerden ziyade tanımadan nefret edenleri de anlayamıyorum.

Ahmet Hakan’ı mesela, darbe teşebbüsünden sonra bi anda Atatürk aşkı ile yanıp tutuşmasına.

Gösteriş sevgilere de gücüm yetmiyor.

Yine aynı şekilde bitireceğim.

 

1 dakika…

Yine 1 senelik o sessizlik…

Saygılarımla,

Diğer

cumartesi

Bakın, en başta bu şekilde konuşmamıştık ama…

“Hayır Özlem Hanım,eksik faiz yatırılmış.”

Bir taraftan telefonların çalması ve aynı anda her iki telefona da cevap vermeye çalışmam sonucu, karşımda gözlerini açan müşterimi görmem üzerine, masama kusmamla uyandım güzel bir cumartesi sabahına.

Neyi düşündüm ve idrak ettim biliyor musunuz?

Asla sahip olamayacağımız hayaller kurduruyorlar ve sonra bugünlerimizi ziyan ederken adına”kariyer planlaması” diyorlar. Öğretiyorlar ve biz farkediyoruz ki, iyi bir işe sahip olursak sonucunda iyi bir eş ve çocuklarımız da olacak.

İyi derken baba?

Para yani,kariyer anlamında kişiliğini yitirmene “profesyonellik”, yalakalık yapmalara “esneklik” fazla çalışmalara da “hırs” diyorlardı.

Tüm sektörlere yönelik bu yazdıklarım. Hiç bir zaman, o büyük göbekli patronlara boyun eğmeyen adamların hayatı film yapılmadı, kitap yazdırılmadı. Tüm bu sistemi reddedip daha çok özgürlük ve daha az kredi kartları/ harcamalar/ tüketim ve aslında dışarıdan bağımsız yaşam tarzı gösterilmedi.

düzgün ve ahlaklı insanlar hep beyaz gömlek ve temiz takım elbiseler giyerdi.

Peki ya çöp toplayan ya da evsiz kalan o amcalar?

Neden bu insanlar başarısızlıkla itham edilirken, anası babası tarafından kazandırıldığı okul ve el altından verilen cv ile koltuk sahibi olan ve aslında o koltuğu kaybetmemek adına kişiliğini yitirmiş, hayatını mahvetmiş ve aslında babalar, kendini hiç keşfedememiş,hiç sarhoş olamamış veya hiç Suriyeli çocuğun gözyaşını silememişti.

Okulda  sosyoloji hocam vardı, bu hikayeyi hep anlatırım. “İleride yönetici olacaksınız, önünüze özgeçmişler geldi. Satış için nasıl bir adayı tercih edersiniz.”

Ben sazan tabi, illa sivrileceğim ya.

“Hocam,yani eğer satışsa, güzel olacak, bakımlı, temiz, diksiyonu da düzgün olacak..” Adam üzüldü , ben gibi 3-5 arkadaşta aynı şeyleri söyleyince.

Hepiniz psikopat olmuşsunuz arkadaşlar…

“Kurumu iyi temsil etmeli, dürüst olmalı, ürünü iyi bilmeli….” bunları söylemeniz gerekirdi. Ne arıyorsunuz siz ? Bir adayda neden güzellik arıyorsunuz?

Halo etkisi deniyormuş buna da,adayın ilgisiz bir özelliğinin ön plana cıkması.

Halo etkisine fazla kapılmış bu dünya. Sıyrılmak gerek.

Özgürlük uğruna…

Sevgilerimle,

Diğer

kabus kafası

Ellerimiz bağlanmış dört arkadaş bir koğuştaydık. Tanımadığım yüzleri, yüreğimdeyse kardeşlik türküleri. Konuşamıyor, uyuyamıyor, şarkı bile söyleyemiyorduk. 3-4 saat geçmişti, bize çarşaf bile getirmeden o sarıya çalmış yastık kılıfları ve nevresimlerle uyumamız gerektiğini iletmişlerdi.

Hem günler  geçmişti, hem sadece 3 saattir oradaydık. Zaman kavramının anlamsızlaştığı yerdeydik. Bir hapishane.

Biz burayı haketmek için ne yaptık diye düşündüm, ODTÜ’de bir şeye direnmişiz. Oğlum iyi de ben başka okuldan, bilmem kaç sene önce mezun olmuşum, ama eğer direndiysem de iyi ki burdayım…

Kız geldi, kaşınıyor mu boynun.Evet boynum, kollarım…

Ben demiştim o yastıklarda uyumamalıyız diye…Ne ara uyumuştum hatırlamıyordum bile, dedim ya zaman kavramı yoktu. Çaresizlik ruhumuza hakimdi, pislik odamıza, yatağımıza.

2 tane kötü kadın vardı,birisi zayıf ve kısa boylu,sarımsı saçları çirkince suratı. Diğeri hafif toplu, kızılsımsı saçlar daha sessiz bir yapısı…

Bir arkadaşı çağırdılar odadan, bugün gidiyosun. Bahçeye çıkardı beni, toprağı eşeledik ve 2 tane bıçak çıktı. Eğer çıkamazsan ya da sana kötü bir şey yaparlarsa onları öldürmelisin. Bıçakları tekrar toprağa gömdüm  ama aklımda olması bile  beni katil yapacaktı. Tekrar düşündüm.

Ben buraya gelmek için ne yapmıştım?

Düşünmek…

Defalarca ağladım, çığlık attım, kustum kustum yine ağladım. Bağırdım, duvarları yumrukladım, yoruldum, uyudum, kaşındım, uyandım, yine ağladım.

Gözlerim yaşlıydı, derin bir nefes alırken kolum kafama çarptı. Gözümü açtığımı farkettim.

Güzel bir Cumartesi sabahı.

Uyandım, tekrar ağladım.

 

Diğer

10 Kasım

Yas günü, siren seslerine karışan korna sesleri ve kanımı her sene olduğu gibi donduran o yas duygusu. Bu hissiyat bir özlem, bu hissiyat bir tutku, bu hissiyat çocuklukta tanıdığım, fikirlerine inandığım, bugünlerimde emeği olan, bilim adamı, edebiyatçı, matematikçi, düşünce adamı, komutan ve lideri kucaklama isteği.

Harf devrimim benim, batılılaşmam, özgürlüğüm, kurtuluşum emperyalizmden, sanayileşmem, köy enstitülerim, kadın haklarım, seçme ve seçilme iradem, fikirlerim ve aslında devrimim benim.

Bir Sartre gibi, bir Cem Adrian gibi, bir Fidel gibi, bir Lenin gibi…

“…Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı cumhuriyet devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın… Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız…”  diyen Fidel ne de haklıydı oysa ki.

Şimdilerde rastgeldiğim o söylemler, o videolar, serzeniş ve savaşlar…. Tek bir soru soruyorsunuz bana yıllardır “Biz sevmeye mecbur muyuz?”

Sizleri bilmem efendiler, ben sevmeye mecburum. Ben özlemeye, o andı içtiysem ben Ankara’nın kış ayazlarında, o askerler kaldıysa karların arasında; senin benim evlatlarım yaşayabilsin diye, donarak can verdiyse Sarıkamış’ta, mecburum ben. Topları taşıdıysa, ellerindeki tek desteği ördüğü bir çift çorapsa o anaların, ben kadın olarak mecburum her zerremde yaşatmaya.

Mecburum 1 dakika siren sesinde boğulmaya. Ben mecburum hesap sormaya, ben mecburum Doğu’mdan Batı’ma herkese “halkların kardeşliği” yeminini vermeye. Bunu öğretmeye, bu sevgiyi vermeye, bu toplumu ve ülkeyi daha da ileriye götürmeye mecburum ben.

1 dakika.

Yine 1 senelik o sessizlik.

Saygılarımla…

(10.11.2014- Detailhaber.com)

Diğer

Bazen aptallaşırsın

Telefon çaldı “Kızılay Şube Müdürü Berivan ben.” Sesi çok enerjik, duyduğum gibi etkilendim. Evet, görüşelim.

Odasına girer girmez sarılmıştı müdürüm. 3 ablası olan birinden daha iyi bilen olmaz bu duyguyu, “ben çok şey ögrenmek istiyorum.”
-Öğreneceksin.

Renkler ve müziklerden ilham alan biri olarak ben, sektörde ne kadar başarılı olacağımı düşünmedim. Tek amacım vardı “öğrenmek.”

Zaman geçti, Müdürümün yokluğunu hissettiğim tatil dönüşünde gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Tek bir şey söylemişti “vazgeçme.” O dediyse, vazgeçemezdim.

Kapital merkezli bu döngü içerisinde 18.00 olunca saat kapital yarış başlar. Gün boyu derler “ne yaptın?”

Kredileri, kredili mevduat hesaplarını ya da normal mevduat hesaplarını ya da her neyse işte bunları satabilmenin tek yolu vardı. Güven algısı…

Her satışın bir kalitesi, yaratması gereken farkındalığı olmalıydı. Masadan kalkan her müşteri talep ettiği ürünü veya diğer ürünleri bilmeliydi. Kafası karıştığı her durumda arayabileceği bir danışmanı olmalıydı. Ben müşteri olsam öyle isterdim en azından.

Aslında her bankacı, üründen önce güven satmalıydı. Ama bilirsiniz, kapitalizmde duygular 5 para etmez.

Bazen aptallaşabilirsin, rekabet ortamında canavara dönüşebilirsin mesela 4 sene boyunca kulaklarına kazınan “iş birliği” kavramı olur mu sana “iş yükü”

Olur.

Neyle savaştığını bilmeden savaştığını farkedersin, bazen müşterilerle, bazen hedeflerle bazen sabrınla ve iradenle… Sen şuursuzca savaşırken, sistem cebine 3 5 kuruş fazla para koyabilir. Bu düzende emeğin bir karşılığı olmadığı gibi senin karşında bir vicdan ve etik değerler bulunmalıdır.

Daha fazlasını yapmalısındır.

Daha fazla çırpınmalısındır.

10 isen 15 olmalısındır.

Sen para kazandırmalısındır.

Ya aptallaşırsın ya da canavarlaşır.

Kapitalizm.

Seni her şeye alıştırır.

Saygılarımla…

Diğer

Kanlar Kraliçesi

Oysa ki dolmuştayken her kelime aklımdaydı, başlık bile aslında. ” Evet “ demiştim harika bir yazı çıkacak.Vampir, kan, paranoya gibi bir şeyler vardı aklımda. Tabi ki politika ve sosyal psikoloji. Belki de psikolojimizin artık asosyalleşmesi ya da zihinsel hastalıklarla yoğrulmasıydı mevcut durumumuz.

Kimseyi gücendirmeden, kışkırtmadan yazmak istiyorum. Umarım yine kimse saldırmaya kalkışmaz.
Son 3 gündür haberleri izleyebiliyorum. Çözüme yönelik tek bir öneri duymakla birlikte PKK’nın hep saldırdığı, askerlerin şehit olduğu fakat TSK’nın yaptığı saldırılarında PKK’nın kayıp bilgisinin neden paylaşılmadığını merak ettim.

PKK tarafında kayıp yok mu yoksa bilgi verilmiyor mu? Bilmiyordum zira her kaybın önem derecesi çok yüksekti her zaman.

10 dakikalık süreçte kendimce handikaplara kafa yorarken, içimden vatancı bir ses “vay hainler…” galiba yavaş yavaş ben de hipnotize edilmiştim. Ne kadar şehit haberi izlersem o kadar çok kan görmek istiyordum.

Suçlamak istiyordum ve biraz da ağlamak aslında çünkü ben de düşünüyordum “o şehit benim eşim/ çocuğum/ abim olabilirdi.”

Sonra sosyal medya üzerinden beni vatan haini ilan eden Şırnak’da doğu görevini yapan arkadaşım geldi aklıma – söylediği şeyleri aklımdan çıkaramıyordum aslında-

-“ sen klimalı odalarda çalışırken benim askerlerim ölüyor.”

Benim askerlerim diyor “ölüyor.” Sonra ekliyor bana “sen gezicisin, sen de teröristsin. Burası benim ülkem ve ben senden daha çok hizmet ediyorum.”

Çünkü diyordu “ben ölmeye hazır bekliyorum.“

Handikaplardan bir kaçı daha…

  1. Şehit olan askerleriyle uğraşmak yerine neden facebook üzerinden bana laf yetiştiriyordu?
  2. Kana bu kadar susamış zihniyetler neden beni koruduğunu iddia ederek bana hesap sorabiliyordu?

  3. Bu ülkeye hizmet etmek için birisinin kalbini sökmesi, birisinin de akıttığı kanların çetelesini tutması yeterli mi ?

Aslında kardeşlerim, kanların içerisinden oluşmuş bir bayrak ve aslında savaşma kültürümüzün artık beni zehirleyemediğini farkediyordum.

Kanlar kraliçesi olmak değildi asla benim niyetim, beyaz, pak karlar varken düşlerimde…

Saygılarımla,

Diğer

YHT Günleri

İlk kez deneyimleyeceğim… Heyecanlıyım. Şubede işlemler yoğun acilen bilet almam gerek. Siteye girdim, bayram nedeniyle boş yer bulmak oldukça zor. 1. vagon, 2.vagon derken 3 boş koltuk buldum. Seçim yapacağım ve takdir edersiniz ki “cam kenarı” tutkusu olan kişiliklerdenim. Koltuk numarası 5, olur, alalım.
Kredi kart bilgileri, cvv vs gibi bilgilerden sonra sistemin hatası -” Kadınlar, kadın yanından koltuk seçimi yapmak zorundalar. ”
Lütfen” diyor sonra arsızca “kadın yanından koltuk seçiniz.
Yer olsa tamam eyvallah da, yok işte….

Kaldı ki, benim adıma bu kararı verebilen kurum da kim oluyor?
Erkek yanına oturmak istemeyen yolcular, tercihleri itibari ile satın alma davranışı göstermeme hakkına sahip olabilmeli, zira meydanlarda yırtınarak ezberlettikleri o “özgürlük” kelimesi ne anlam ifade ediyor şimdi?

Yht ile ilk deneyimim neticesi ile ödediğim bedel ve aldığım hizmetten bahsetmek istiyorum.

1) 2015 yılında ısrarla reklamlarında “wifi” hizmetinden bahsetmeleri neticesiyle internet hizmeti zayıf ve bence gerçekten anlamsızdı. Tabletim şu an wifi bağlantılı fakat ne film ne radyo hiç bir işe yaramadığını itiraf ediyorum. Malum uzun yol seyahatlerinde film izlemek gibisi yoktur. O keyif yht’de yok, benden söylemesi.

2) Otobüs ve uçak arasına sıkıştırılmış bu vizyonuyla, fiziksel olarak hostesi andıran çalışanlarla iletişim kurmak zor, sanki biz hayaletmişiz gibi… Mesela henüz bir çalışanla dahi diyaloğa giremedim. En azından hoşgeldiğimizi hissettirebilirlerdi vagon vagon.

3) İşten çıkar çıkmaz gara geldim ve bilgilendirme konusunda büyük eksiklikleri var. Deneme yanılma yoluyla trene binebildim diyebilirim. Yönlendirme yok, levha yok, afiş vs vs yok yani.

4) Çok acıktım, yemekli vagona gitmekten başka yapabileceğim bir davranış olmadığını düşünüyorum.

5) Tv namına yukarı astıkları ekranlarda aptalca videolar ve bilgiler var, mesela sepet şeklinde bir bina yapılmış ve bilmem kaç milyon dolar harcanmış… ??? Eee diyesi gelmiyor değil insanın, kaldırsınlar bence yukarıdakileri ya da film koyacaklar herkes koltuğundan kulaklığıyla aynı şeyleri izleyebilecek? Ne bileyim, alternatif yani…

6) Uzayıp, kısalabilen koltuk ayarları, sıcaklık sistemi dışında olumlamalar yapamayacağım maalesef.

TCDD’ye ait olması nedeni ile mi bu sorunlar söz konusu bilemiyorum.

40 TL’ye Konya’ya giden bir bacımız vardı, ben neden 70 TL’ye İstanbul’a gidiyorum ?

Ve bu tren neden yüksek hızla gitmiyor ?

Neyse, tcdd olmamış, ol-ma-mış!

Saygılarımla,

Diğer

Sevgilerimle

1.Ekim 2013 Tunalı şb’ye doğru yol aldım, o zaman yakın arkadaşım var Uğur “kanki, tam olarak nerede?” girdim içeri, güvenliğe yaptığım o açıklamalar, “şey ben işe başladım da, Can Bey gelicekti….” Buyrun….

Can Bey, Dilek… Merhaba, merhaba… Dilek’i bıraktık Opal’a, Can Bey’in sözleri “senin için aynı şeyler söz konusu değil Özlem.” Haydiiiiiiiii…….

Her zaman anlatırım, her zaman konuşurduk, nihayetinde Opis’teyiz, inanın harika bir showroomdu. Sarı renkler almış yürümüş, insan kendini bu kadar önemli hissedebilirdi. Ow God, burası bi harika dostum! çığlıklarım içten içe…

Burak Bey’in masasına ilerlememiz, şansımıza müdürüm Orhan Bey’de orada 🙂 konuştuk tanıştık…”Özlem 2dk gelir misin?”

-Can Bey, gidiyor musunuz,gitmeseniz…. Gitmeyin…

Yaa daha 3 saat önce tanışmışım, tasavvur edin yani, ilk iş tecrübem yani. ” Özlem artık burası senin iş yerin, tanış herkesle.. Ben sık sık gelicem,öyle bakma bana :)”

Aylar geçti, proje aldı yürüdü, insanlık dışı çalıştık hep bir yerden, sorunlar yaşadık, mutlulukla birlikte, en nihayetinde ekiptik biz. Dilek’iyle, Opel’iyle, müdürüyle, belge yönetimiyle…

Opel yeter haydi biraz Honda kalacaz Özlem.

Peki.

Ekip fena, tamam bana değil ama bir şeyler yanlış gitti başlangıçta ama dedim ya, ekiptik biz artık.Bir zaman sonra her şey öyle rayına girmeye başlamıştı ki.. Gücümüze güç kattı banka, Ankara’da 2’ydik, Ankara 1-2 toplamda 8 olduk. O ekip öyle çalışmıştı ki, hastayken çalışan insanlardık biz aslında. Daha ne söylenebilirdi ki…

Kayra kısmı var işin, ayrı ayrı teşekkür edeceğim kişiler. İstanbul’dan kalkıp tanışmaya, yanımıza gelen yöneticimiz. Uzaktan koordine etmek zordur -denemedim hiç ama – 5 dk.lık sohbette notunu verdiğiniz, güvenebileceğiniz iş arkadaşlarınız.

1,7 ay boyunca sabrına hayran olduğum ve onunla birlikte her stresle başa çıkabildiğim, çok dırdır ettiğim, nazımı geçirdiğim , dokunaklı maillerime “kız sen başımıza yazar mı olacaksın” diye cevap veren, tecrübelerinden, disiplininden, iletişim gücünden her zaman ders aldığım Can Kasal’a;

Yaklaşık 7 ay boyunca her sabah bir dj tonuyla “gunaydınnnn” diyen, “müdürüm, çok fena sıkıntı var..” dememle “hallederiiiiiiizzzzz” felsefesini öğrendiğim, “yaptığın işi severek yapacaksın” diyerek iş hayatımda bir aydınlatma yaşatan, abim gibi güvenip sırlar verdiğim, bir müdür olmaktan ziyade eğlenceyi ve disiplini sezdiren  Barış Doğu’ya;

Gözyaşımla, kahkahalarımda her zaman yanımda bulduğum, aynı sıkıcı AVM’lerin onunla keyifli hale geldiği, akşamları “kanki acity/park vera/optimum/ gimart  yapalım mı?” diyerek taciz ettiğim, dedikodularla eğlendiğimiz, kalbinden bir gün bile şüphe duymadığım Dilek Şinik’e;

İstifa dönemim başta olmak üzere işe başladığı ilk günden bu yana desteklerini hissettiğim, 89765789kere istifa ve ihbarname yazdığım proje yöneticimiz Mete Geçör’e;

Değerli bayi patronlarımız Erhan Bey ve Ayhan Bey’e,

Satış Müdürlerimiz Ömer Bey ve Devrim Bey’e ve tüm Honda-Skoda Efe satış ekibine,

Kim ne derse desin, kim ne zannederse zannetsin diyerek, dostluğumuzun giderek arttığı, bana Honda Efe’nin katkılarından  biri olan, rekabetin arkadaşlığın önüne geçemeyeceğini öğreten Akbank DSG olarak bayide yer alan değerli kardeşim Buğra Çetindamar’a…

Her sabah asık suratıma laf sokan değerli kardeşlerimiz Aslan abi ve ekibine;

Sonsuz teşekkür ederim.

*Zırlak bişeyler yazardım ama biliyorsunuz ben duygusal biri değilim, ideolojime ters 🙂

Sevgilerimle…

Diğer · Kadın Hakları

Bu ülkenin gençleri

Şimdi, konumuz bu ülkenin gençliğine geldiyse ben yazarım baba !

Biz gençleri her zaman yaşlılar anlattı. Bir Haziran günü, herkes çıktı piyasaya, dediler ki; “Bu ülkenin gençliği bu!”

Gezi’de kitaplar takas edildi, müzisyenlerle şarkılar söylendi, hergün ayrı bir şenlik yaşandı…

Kafaya takmış ama bizi.

Bu ülkenin gençliği demiş;  “gezide elinde taşla, molotofla vandallık yapan değil” bu ülkenin gençliği demiş;  “etek giyerek eylem yapanlar değil.”

“Vay beee!”  diyesi geliyor insanın…

Sen bizi ne ara gördün de tespitler yaptın be baba!

“Kabataş’ta başörtülü bacıma neler neler yaptılar.” diyor…

“Camiye ayakkabıları ile girip içki içtiler.” diyor.

“Müezzin gördü.” diyor, çark yine aynı şekilde devam ediyor.

Doları kendisi yükseltiyor… Gençliğe bulaşıyor, inancıma bulaşıyor, kadınlığıma bulaşıyor…

Yine başladı aynı terane…

“Benim türbanlı bacılarımın hakkını yediler.  Benim oğlum-kızım yurtdışında okumak zorunda kaldı.”

Oysa gerçek çok farklıydı; çocukları üniversiteyi kazanacak puanı alamamıştı.

Hem, mesele senin 3 çocuğun değil ki, mesele neydi biliyor musun?

Asgari ücretle 3 çocuk diye tutturmaların, boş vaatlerin, bomboş kumpasların ve aslında yüreği masallarla, güzel türkülerle dolan taşan gencecik insanlardan korkmaların.

Haksızlıkların, insafsızlıkların, vicdansızlıkların…

Bak hocam,  sen beni bırak, sen bizi bırak.

Merak ediyorum arkasına AKP’yi almadan emek veren bir genç parti üyen  var mı?

Kafayı taktığın bu Gezicilerin %78’i herhangi bir dernek/parti veya oluşuma üye değildi.

Şimdi sen kimi suçluyorsun “vandal” diyerek?

Bu taktığın gezicilerin %96’sı sade vatandaşı temsil ettiğini söylerken sen hangi vatandaş için kürsüde asıp kesiyorsun?

Bu aklından çıkaramadığın Gezicilerin %90’ı insan hakları ihlaliyle mücadele ediyorken, sen diyorum ey devlet/ hükümet sen kimin hakkını savunuyordun ?

Bence yeter!

Bence artık bizle uğraşma, paranoyak liderliğinin yarattığı buhranlardan bunaldık. Senin imzaların ve kararların neticesiyle yaşamaya çalıştığımız bu sosyal, özel ve profesyonel hayatımızdan darlandık.

Sus, bize biraz huzur ver.

**http://www.ozgurgaste.com/2015/03/16/bu-ulkenin-gencleri/

Kadın Hakları

Erkek Devlet

Meraklandıran bir soru beynimde;

“ Tanrı’nın cinsiyeti olsaydı, kesin erkek olurdu.”

Bu fikre sahip olmamda; belki de izlediğim çizgi filmlerin çok büyük etkisi var.

Hani çizgi filmlerde Tanrı’lar erkek, melekler kadındır ya…

Tanrıçaları boşverin, mitolojiye zaten hiç bir zaman ilgi duymadım.

Biraz büyüdüm… Devletleri düşündüm… Çark geriye dönmeye başladı, dişliler hareket halinde;

-Meraklandıran bir soru beynimde;

“Devlet’in cinsiyeti olsaydı, kesin erkek olurdu.”

Eğer devlet erkekse; son 12 senede kesinlikle bu davranışlarıyla özetleyecekti, “O” ebeyevndi artık.

Aslında, baba olmak kötü bir duygu olmamalı. Fakat bunca evlat kapana sıkışmış duygusuyla savaşıyorsa; fakat bunca evlat evini terk ediyor veya terk etmek istiyorsa; fakat bunca evlat bu babadan utanıyorsa, fakat arkadaşlar…

Fakat babaya karşı gelinmez duyusu bu denli sarsıyorsa evlatları; ayyuka çıkmışsa ihanet, ayyuka çıkmışsa kardeşler arası ayrımcılık, ayyuka çıkmışsa hissizlik, gaddarlık, insafsızlık…

Şey… Şimdi başka bir konudan bahsedelim…

Karen Horney, Freudyen bakışını geliştirecek bir hipotez öne sürmüştü; “rahim kıskançlığı” (womb envy) kısaca şunu söylüyordu; doğurmak eylemi başlı başına, yeni bir şey yaratmak anlamına geldiğinden; erkekler, kadınların bu dişil fonksiyonlarını içten içe kıskanmaktadır ve bu kıskançlık toplum içerisinde kadınları küçümsemelerine ve eşit haklara sahip olmadıklarını düşünmelerine sebep olmaktadır. “Erkek Devlet” yazısını okumaya devam et

Diğer · Kadın Hakları

Valentin’i Hatırla

Bir Bandista müziği, “Aşk Şarkısı” kulağımda  “Aşk bir kadim punk tutumu, kara kızıl bayrak oldu, mor, yeşil ve pembedir, aşk rengarenktir.

Kadınların kimlik ve davranış şekilleri hep devinerek gerilemiştir. Kadınlar seksapalitesi yüksek olan,  parfümler, yüzükler, çiçeklerle sevilen bir yaratıktır. Kadınların baskı altında kalmış o acziyeti, güçlü erkeği beklemekte; bu güç çoğunlukla cüzdanla ilintilendirilmektedir.

Bir yanda, Audrey Hepburn tadında parlak mücevherlerle erkeklerin peşinden koştuğu o yaratıcı senaryolar, Marilyn Monroe’nun o beyaz elbisesi, sarı parlak saçları ve kırmızı rujları. Eğer güzelseniz başka hiç bir şeye ihtiyacınız yoktu.

Diğer yanda, töre cinayetleri, kardelenlerim, mor çatı gönüllülerim ve kadını dışlayan modernize edilmiş düşünceler karşısında, vicdanınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yoktu.

Kapitalizm, kimliğinizi ve kişiliğinizi yok ederek güçlenecektir, farklı coğrafyalarda sizin gibilerini doğurmak için.

Ah o baldıranları size altın tabaklarla sunanlar…

14 Şubat’larda gittiğiniz o AVMlerde sunmaya devam edenler. Ofisinize gelen orkidelerde, kırmızı kutucuktaki iri pırlantanın içerisindeler damla damla…

Henüz 6.bölümünde olduğum kitaptan bir kaç alıntı yapacağım;

“…O her daim mavi gökyüzünü ve sokaklar asla sahip olamayacağınız zarif kadınlarla, sıcak yarı tropikal geceler asla yaşayamayacağınız aşklarla dolu olacak, ama siz yine de cennette, güneş ülkesinde olacaksınız.” (Fante, Toza Sor)

Ah Camilla diyesim geliyor.

Bir pırlanta diyorum, kimsenin aşkını ispat edemez.

Camilla, paranın karşılığında satın alınan o “şeyler” sana değer verildiğini göstermez.

14 Şubat Camilla, bu sevgi illüstrasyonlarına kapılma, kapital bunu hep yapar. Sadece ufak çaplı gösteriş ve şunu unutma,  gerçek duygular baldıranı barındırmaz.

Valentine ’in gününde Valentine ’i hatırla.

İdam edilişini, katledişini.

Ama sen yine de “Paran kadar sev!”

http://www.ozgurgaste.com/2015/02/14/valentinei-hatirla/

Kadın Hakları

Gri

 

Milenyum kuşağı olduk biz, şanslı bilindik. Oysa gerçek böyle miydi ? Biz özlem duymuyor muyuz, büyüklerimizin gençliğine. Bizim gençliğimiz onlar kadar renkli mi ? Yoksa grilerin tonundan bir hayat mı cenderesine almış bizi ?

Grinin renkten öte bir psikolojik durum olduğuna inanmaya başladım.

Gri… Bir yaşam felsefesi…

Eğer gençliğiniz AKP iktidarı dönemine denk gelmiş olsaydı; siz şanslı büyüklerimiz, biz gibi olsaydınız bunun bir ideoloji olduğuna inanırdınız.

Hayatımız renkli olamadı, harçlar, beklenen hastane sıraları, ÖSS, YGS, işsizlik, rekabet…

Biz zaten renkleri en son ilkokulda bıraktık, boyama kitaplarında… O zaman da, bir yanda şirinler vardı, bir yanda Gargamel.

Büyük yanlışmış…

Örgütlü şirinlerin, Gargamel’i her defa yenebileceğini görmüştük, meğer  tek tek gömecekmişiz ilerleyen zamanlarda.

Çocukluğumuz bitti, geçtik ergenliğe, elimizde klasikler…

Doğruyu sorgulayarak öğrenecektik…

Raskolnikov daha siyahtı bizden, siyahın en derinini hissetmeliydik “hırsızlık gerçekten neden ayıp/günahtı?” ya da “değersiz! bir insanı katletmek” , bir suçun cezasını sorgularken kendi içimizde…

Suçsuzluğun cezasının “katliamlar” olduğunu öğrenmiştik.

Sivas’ı, Roboski’yi, Mumcu’yu, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Hırant Dink’i ve nice ozanı, yazarı,  düşünürü gömdük.  Örgütlenen şirinler bir bir yokediliyordu.

Zordu büyümek bu dönemde, griler içinde beyazı bulmaya çalışmaktı sokağa çıkmalar. Oysa Gargamel yine belirdi, emirler yağdırdı etrafa “renklerin içinde yaşamayı sizden öğrenecek değiliz.”

Öğrenecek değildi de.

Saraylar boyandı, soytarılar çıktı yine sahneye. Hürmetler sunuldu, fermanlar okundu.

Şarkılar gri, heykeller gri, tablolar gri, insanlar ve meslekler gri, kadınlar ve çocuklar bile gri artık.

Siyahlar üzerimize kapanmadan…

Selametle…

**http://www.ozgurgaste.com/2015/01/20/gri/ 21.01.2014 tarihli yazım

Diğer · Kadın Hakları

Kandırıldık!

Öyle kolay olmadı haliyle. Dizginlemek için kadınları önce korkutmalıydılar, bazısını ürküttüler, bazısını kandırdılar,  bazısını ise sömürdüler. Bunu yuvalarında yaptılar, bunu  para kazandığı masada yaptılar, bunu sokakta yaptılar, bunu eğlendiği mekanda yaptılar, bunu televizyonlarda, dizi setlerinde, mahkeme salonunda, sınıfta genelleyelim ister misiniz? Bunu yapabildikleri her yerde yaptılar aslında.

   Kız kardeşlerine,eşlerine,annelerine, kuzenlerine, sevgililerine, teyzelerine, halalarına… Patronuna, iş arkadaşına, evlisine, bekarına, avukatına, bankacısına, çaycısına, bilim insanına, öğretmenine,temizlikçisine genelleme yapalım mı? Bunu yapabildikleri her “dişiye” yaptılar aslında.
Bana kızmayın ne olur, yüklediğim çirkin sıfattan dolayı, tdk kendisi belirtmiş zira oraya dayandıracağım mevzuyu.

   1. Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen (Kaynak: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=KADIN ; Erişim Tarihi: 17.11.2014) Saygıdeğer erişkin dişi insanlar ve adamlar (adam tdk’da “insan olarak çevrilmiş; http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.546a52b23fc848.45343698;Erişim Tarihi:17.11.2014)

   Yazık ki konumuz sadece bu toplumda, bir sosyolog olmadığım için teşhis koyamadığım “böylesi toplumlarda” kadına verilen değer. Bu konu öyle derin, öyle çetrefilli ki.
Mesela 8 Mart’ı bir kadınlar günü gibi algılama hastalığı başlıyor, yakındır emin olun, pırlanta ve kürklerin servis edilmesi. Unutmayın, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü, hiçbir zaman “Kadınlar Günü” olmadı ve kutlanmadı.

   Bizi diyorum kandırdılar, önce okutmadılar bizi “kardelenlerimiz” yetişti karasal iklimlerde. Amfilerde başladı sonra mücadelemiz, kadın olduğumuz için “aptal ya da inek” olmadığımızı öğretmeliydik. Sosyalleşmek istedik KYK’ya dönmeden, bir kaç bir şey içersek mimlenirdik. Korktuk.

   İş hayatına girdik sonrasında mülakatlarımız oldu, profesyonel olmayan o kurum kültürleri, kimse kimseye hakaret etmiyordu ama o cinsiyetten kaynaklanan “öğrenilmiş cinsiyet faşizmine” maruz kalıyorduk belki de. Cinsiyetinizden dolayı hareket edemiyordunuz bazen “yanlış anlaşılırsa” her zaman bir “yanlıştan” korkuyorduk, bu yanlışın ne olduğunu bilmiyorduk üstelik.

   Sosyal hayatlarda duyar olduk “karı gibi” benzetmelerini, bazen bizler bile kullanıyorduk. Bizler bile öğreniyorduk yavaş yavaş bu faşizmi, dedikodular yapıyor, farkında olmadan erkekleşiyorduk, adamlaşıyorduk, insanlaşıyorduk teoride.

   Görsel basında kozmetikle kandırdılar bence, barbi gibi davranmaya başladık,onlar gibi olmaya. En güzeli olmalıydık, tüm zamanımızı kuaförlerde geçiriyor aslında geçici yatırımlarla kalıcı olacağına inandığımız bir “dişi” haline getiriliyorduk. İrademiz dışındaydı bunlar, sıfır bedenlerimiz, lenslerimiz, kaynaklarımız, uzun tırnaklarımız.. Belki de ondandır bu erkek çocuk olma özentiliğim.

   Diziler yaptılar bizim gibi “dişi kişilikler” için, her zaman zengin bir koca vardı. Günü birlik ilişkilerle kendini daha güçlü hissedebilirdik, daha değerlenebilirdik. Güzel saatler, çantalar, şık masalarda “asgari ücretiyle” sana hizmet eden çalışanlar. En değerli olabilirdin, koparılan o çiçeklerle bile, öldürülüp sana getirilen kürkler ve kanlı elmaslarınla.

   Kandırıldık dediğime kulak asmayın, daha kötüsü de vardı. 

   Seni değerli hissettiren “adamla, erkekle, insanla” evlendin. Belki aile baskısından, belki toplumun dayatmasından, belki yalnızlık korkusundan, belki de sadece ve sadece aşkından. Kavgalar çıktı, boğazlandın bazen. Tırnaklarını geçirirken hayata, eşin tarafından yine başka bir “dişi” ile aldatıldın. Evlenmişsin bir kere, toplum ve aile girdi yine devreye. “Yuvana” döndün. Anneydin çünkü tüm sorumluluk yine yıkılmıştı. Yuvayı dediler “dişi” kuş yapar. Ama yıkan kimdi anlatamadın hiç.

   Durun daha kötülerini de yaşadık. Bazen karşımda “kadın hakları konusunda” atıp tutuyorsunuz ya, eşit haklara sahip olduğumuzdan mesela. Kadınların da yönetici olduğundan, seçme/ seçilme, aslında birincil insan haklarından… Konu bu kadar yüzeysel değil arkadaşlar, başka bir konumuzda kadın cinayetleri…

   Konu yine kendi ailesi tarafından öldürülen/hapsedilen/terkedilen kadınlar. Konu paha biçilemeyecek kadar parası olan kadınların da dayak yemesinden,okuma yazma bilmeyen kadınlarında…

   Konu tdk’da kadın tanımının “annelik, dişilik, evcilik” gibi rollerle tanımlanmasından.

   Konu hala benim buraya “kadını” anlatmamdan. 

   Konu daha 2 ay öncesine kadar “bir botokslu kadının, konuk bir katil “adamı/erkeği/insanı” ekranda aklaması, kadın cinayetlerini sindirmeye çalışması” şu lanet olası reyting uğruna.

   #Saygılarımla 

Diğer · Kadın Hakları

Hoşgeldim

Yazıma başlamadan önce Detailhaber.com ekibine desteklerinden dolayı teşekkür ederim.

10 Kasım. Yas günü, siren seslerine karışan korna sesleri ve kanımı her sene olduğu gibi donduran o yas duygusu. Bu hissiyat bir özlem, bu hissiyat bir tutku, bu hissiyat çocuklukta tanıdığım, fikirlerine inandığım, bugünlerimde emeği olan, bilim adamı, edebiyatçı, matematikçi, düşünce adamı, komutan ve lideri kucaklama isteği.

Harf devrimim benim, batılılaşmam, özgürlüğüm, kurtuluşum emperyalizmden, sanayileşmem, köy enstitülerim, kadın haklarım, seçme ve seçilme iradem, fikirlerim ve aslında devrimim benim.

Bir Sartre gibi, bir Cem Adrian gibi, bir Fidel gibi, bir Lenin gibi…

“…Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı cumhuriyet devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın… Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız…”  diyen Fidel ne de haklıydı oysa ki. (Kaynak: http://www.dursunozden.com.tr/?p=2448; Erişim Tarihi:10.11.2014)

Şimdilerde rastgeldiğim o söylemler, o videolar, serzeniş ve savaşlar…. Tek bir soru soruyorsunuz bana yıllardır “Biz sevmeye mecbur muyuz?”

Sizleri bilmem efendiler, ben sevmeye mecburum. Ben özlemeye, o andı içtiysem ben Ankara’nın kış ayazlarında, o askerler kaldıysa karların arasında; senin benim evlatlarım yaşayabilsin diye, donarak can verdiyse Sarıkamış’ta, mecburum ben. Topları taşıdıysa, ellerindeki tek desteği ördüğü bir çift çorapsa o anaların, ben kadın olarak mecburum her zerremde yaşatmaya.

Mecburum 1 dakika siren sesinde boğulmaya. Ben mecburum hesap sormaya, ben mecburum Doğu’mdan Batı’ma herkese “halkların kardeşliği” yeminini vermeye. Bunu öğretmeye, bu sevgiyi vermeye, bu toplumu ve ülkeyi daha da ileriye götürmeye mecburum ben.

1 dakika.

Yine 1 senelik o sessizlik.

Saygılarımla…

**11 Kasım 2014 tarihinde detailhaber.com’da yayınlanan yazımdır.

Diğer

Umutsuzluğun Realitesi

Merhaba,

Size umuttan bahsetmeyeceğim bugün ve karşımda umuda dair en ufak cümle kuranları affetmeyeceğim. Neyi düşündüm biliyor musun? Yaşam kalitemizi, bu uçurumları, bu haksızlıkları ve aslında bencil olduğumdan mıdır bilmem, öğrencilikten sonra hakettiklerimi ve var olanları.

Biliyorsunuz, son zamanlarda Behzat Ç.’ye kafa  yorar oldum, orada bir replik vardı, bu rahatsızlığı o replik öyle güzel teşhis etmişti ki…

“Sen, olması gerekende yaşıyorsun Behzat. İdealdesin sen, hayaldesin. Ama var olan bir hayat var ve orada haksızlık var, yolsuzluk var, adaletsizlik var.”

Ne güzel değil mi? Hepinize önemli olduğunuz anlatıldı, parayla başarılı olacağınız, ne kadar statü alırsanız o kadar değer göreceğiniz… Sonra bunlara inandınız. Sonra ona göre yargıladınız insanları. Parası olmayana bırakın insanı, müşteri olarak bile bakamadık bir zaman sonra, haksız mıyım? Öyle yapmadın mı? Masanıza oturdu yeni arkadaşlarınız, baktınız kılığına bundan bir şey olmaz.. Yalan mı, demediniz mi? Ben mezun oldum okuldan, iş görüşmelerinize aldınız, ya yüzük parmağıma baktınız ya da cazgırlığıma, cv.me baktınız hemen tanıdınız beni. Yeteneğimin ne olduğunu anladınız ve hemen yapıştırdınız suratıma “sen bu işi yapamazsın.” Noldu, yapabilen birini bulamadınız mı yoksa? Sonra kafanıza göre izinler verdiniz, kafanıza göre maaş verdiniz, kafanıza göre belirlediniz standartlarımızı, her şeyi bıraktınız kafanıza göre seçtiniz iş arkadaşlarımızı.

Sadece verimlilik isterken siz, bizi harcadınız aslında.

Yeteneklerimizi…

Emeklerimizi.

#iyiUykular

Diğer

“Kaos” diyen çalışan

Merhaba,

Geçen iş arkadaşım Dilek’le oturduk, kendimizden ve tabi ki iş hayatımızdan bahsediyorduk. Sonra bizlerde bir ampül yandı “acaba, kendimiz gibi çalışanlarımız olsaydı ne tepki verirdik?” Dilek’in ilk eleştirisi düşünsene sana sürekli ” Özlem Hanım kaos, kaos istiyorum. Hayatımda her şey çok standarda bağlandı, bir çatışma gerek…”

Aman Tanrım. Kabus kelimesinin reeldeki karşılığıydı bu bence. Çatışmaları çözelim derken psikopatta olmayaydık eyiydi aslında. Olsun, hallederiz.

2 yeni felsefemden bahsettim. İşlemleri çözme ve kendini rahatlatma açısından önemli dinamikler.

  1. Hallederizcilik: Bu kelimeye güvenmiyor kimse. Ama hallederiz felsefesi size farklı bir güven duygusu yaratıyor. Her şeyden önce o işin tamamlanmasını algılıyorsunuz. Ne olursa olsun, her ne sorun çıkarsa çıksın ” hallederiz.” Bunu sevdim.
  2. Yapacak Bir Şey Yokculuk: Bazen kontrol sizden çıkıyor, çaresizce süreci izliyorsunuz. Bu çaresizlik iş akışı açısından yavaşlık ve iş arkadaşlarınıza karşı güvensizlik doğuruyor. Bu durumlarda gerçekten “yapacak hiç bir şeyiniz” kalmıyorsa bu sıkıntıyı kabullenmeye başlıyorsunuz. Çünkü bazen yapacak bir şey yok.

Bunlardan hareketle empati yetimi, kendimi bunaltmadan geliştirmeye çalışıyorum. Kendimi sorgularken daha objektif bakma fırsatı buluyorum. Çevremden gelen geri bildirimlere hala çok açık olmadığım için ne kendimi sürekli yermenin ne de övmenin faydalı olacağını zannetmiyorum. Zamanla diyorum, bu geri bildirimlere açık hale gelebilirim.

Dün bir kitap aldım “liderlik yolculuğu” Vedat Erol kaleme almış. İçerisinde insanı harekete geçirecek sorular var onları sorgulayarak kendinizi eleştiriyor ve eksik yönlerinizi görerek, onarmaya çalışıyorsunuz. İlerleyen zamanlarda faydalarını anlatacağımdan eminim şahsen 🙂

Kafaya bir şey takmıyoruz her ne olursa olsun…

#Hallederiz

Bol Satışlar

Diğer

Daniela Andrade

Seza’nın önerdiği güzel sesli kız çocuğumuz.. Güzel sesli ne kelime. İnsanı bulunduğu yerden alıyor bambaşka yerlere, olmak istediğin yerlere götürüyor. Bunun için ekledim görseli lütfen dinleyin.

Rotasyonumuz gerçekleşti sanırım 3.haftadayım. Tatilden döndüm yeni bir bayim, yeni çalışma arkadaşlarım, yeni faiz oranlarım haliyle, yeni rekabetler ve yeni çatışmalar belki de ama benim yaşam felsefem bu zaten “kaos yönetmek” ve ben bu duyguya aşık oldum 🙂

Yaşanılan sorunları; bu her ne olursa olsun, otokontrolden çıkan ya da kapsamayan her ne durumsa, işte bunu çözdüğünde elde ettiğin muazzam haz. Bu bir tutku. Stresi deneyimlemenin pahasını biçemiyordum işte.

Gamze’nin ikramı tchibo gold. Bilirsiniz ben soğuk içerim çayı, kahveyi.

Alışma sürecim tamamlandı.

#Opis’imi unutmadım.

Bol Satışlar 🙂

Diğer

#ales2014 Sonbahar Dönemi

Sancılı bir gündü dün. İş arkadaşım söylememiş olsaydı parayı yatırmış ösym sitesinden bile kontrol etmemiştim. Sağolsun. Bankacılar candır, üzmeyin onları demiştim ben.

osymALES9

Eğitim bilgilerimin güncel olmadığını dolayısıyla işlemlerimin internet üzerinden onaylanmayacağını öğrendim önce, yöneticimden izin aldım, bayiye haber saldım ve evime doğru yol aldım. Diploma örneklerim, kimliğim, fotoğraf ve bilirsiniz standart evrakları almam gerekiyordu. Aldım. Hemen evimin karşısındaki lisede daha öncede reklamcılığı açıktan okumak için talebim oldu yine ösym’ye. Aibü’den ilişiğimi kesmediğim için başvurum onaylanmayacaktı maalesef. Dolayısıyla güncel fotoğrafım var sistemde fakat eğitim bilgilerim güncellenmemişti. Az öncede bahsettiğim karşı liseye gittim evraklarımla “hayır, bizde ales için maalesef işlem yapılamıyor.”

Ösym’nin çağrı merkezini aradım fakat açılmadı. İnternetimiz var yahu elimizin altında bi pdf indi “2.etapta eski lisemin yanında başvuru yapılabilecekti.” gittim. Ptt çıktı karşıma, sordum. ” hayır, sadece ücret yatırabilirsiniz.”

Yahu ben internetten hallettim ücret konusunu. “maalesef” dediler yine “isterseniz, yandaki liseye sorun.”

Hey Allah’ım. Bu ülkede okumak da ayrı bir stres.

Liseye gittim. ” maalesef….”

Çaresizce bekledim. Artık ösym’den net bilgi almayı koydum kafama. Yarım saat boyunca hatta kaldım.Sıra bana gelmişti, operatörle konuşabilmek için… Bi 10 dk daha bekledim. Saat oldu 14.30…. Açtılar anlattım durumu “internetten yapabilirsiniz….”

-Eğitim bilgilerimin güncellenmesi için bizzat başvuru yapmam gerekiyor. Bugün son gün ve yardımınıza çok ihtiyacım var. Bana acilen nereden başvuru yapabileceğimi söylerseniz, hemen halletmek istiyorum.

Ales kişisi iletti bana “Gazi, Ankara, Atılım, ODTÜ, Yıldırım Beyazıt, Hacettepe vs vs ” oke’dir çok teşekkür ederim.

Hemen bir kaç telefon görüşmesi en yakın neresi. Eş dost yardım etti. Çok çok yardımcı oldular sağolsunlar…

Gazi’de hallettik. Sıkıntı yok.

Reklamcılık okuyayım diyorum, esnek çalışma, müşteri davranışları ve bir ayağı da pazarlamaydı işin işte. Üni. yıllarımda pazarlama tezlerim. Beğenmeli ürünler, reklamcılık ve google AdWords çevrimiçi reklam yönetimim. Ajans kültürü ve dediğim gibi esnek ve yoğun çalışma.

23 Kasım olsun uzmanlaşalım yavaştan.

ALES

Şomdodon Boşorolor.

Sevgilerimle.

Diğer

Opis Ailem

Burak Bey’le tanıştık. Can Bey lobiye götürdü beni “ öyle bakma özlem, artık burası senin işyerin, buraya alışmalısın. Ben her gün gelemeyeceğim….”

Alıştım hem de normal bir alışmak değildi bu olan. Önce tanımaya çalıştım, karakterleri anlamaya yordum, tüm zihnimi üstelik çatıştım hem de ellerim titreyerek… “ işte, ben sizinle konuşmak istemiyorum!” özürler diledim, özürler dilendi. Ağladım bazen yanlarında, “annem, kalp krizi geçirmiş dün gece…”

-“ Hemen git Özlem, durma burda 1 dk daha” hastanede aradı şefim.  Akıl verdi bana kariyer, aile, evlilikler konusunda.

Tarık Abi’m var benim, tüm sorunlarımın yakın tanığı yeni satış şefim. Abi diyebilmek için 5 ayımı verdim. Artist, havalı ama babaların da babasıydın işte. 3 yaşındaki kızı Asya’nın arkadaşıyım ben. Ötesi yok işte…

Ufuk Uysal’ım mesela , napolitenlerim, kaave falı ile içilen Türk kahveleri ve aslında tüm zor zamanlarımda yanımda seni bulmam. Tüm zor zamanlarında yanında olmak istemem.  16 Eylül’ler, tartışmalar yaşayıp sonra pişmanlıkla whatsapp iletilerim, şakalar komiklikler…

Ben Deli Emin..

Sami  Müdürüm, karşı odadan bağırması mesela “Selmaaaaaaa Hanımmmmmm……” heceleyerek konuşan o bilmiş yapısının üzerime bulaşması daha fazla küstahlaşmam ve önüme gelene “hee sanki google’ın ceo’su olacak” demelerim. Ayşen Gruda’ya benzetmelerin, modadan bir türlü anlamamam ve aslında en güzel renklerden biriydin sen.

Goncamız, hırsından da yıldım bi ara satış hızından da J Beni beğenmemesi, başlarda artistlenmesi filan her şey bir yana bağıra bağıra satış yapması, altın çağında tanımalısın onuJ Ayrı bi renktin be goncik

Emremiz, stresli ve zor dönemlerinin öncesinde gereksiz tartışmamız. Zor zamanlarında özür dileyemeden, bayiye döndüğü anda sarılmam  belki… “Her şey inşallah daha da düzelir emrecim” Umut bebek umudun oldu, pes etmek yoooooookkktu işte.

Bahadır… O  lacivert ceketin yok mu? İskitler ekibimiz de ayrıdır bizim. Hep çalışmak istediğim bi kadro. Ahmet Abimiz, Levent’imiz, Baki’miz… Teslimatı haber verirler, işini mümkün olduğu kadar kolaylaştırırlar.

Bahadır diyorum ya, müdürden azar yer ama bana yansıtmaz işte. Öyle değerlidir Bahadır. Ben ağlarken arar “ben sana moral vercem ama sen ağlama” dayanamam bir kez daha hıçkırıklar.

Özge’cik, Sezercik… Her şeyimdir Ayşe, Ufuk, Özgecik… Ağlamalarım onların yanındadır, kahkahalar yine birlikte… Ben iş yapmak isterim, dostluk kurmuşum farkına varmadan. Bu ekip, opis ailem. Satış ailem.

Satış müdürüm Orhan Bey… Sert , kızgın görüntüsü her zaman korkutmuştu beni, zorlanmıştım. Hatta sorunlarımı anlatamamıştım fakat hatırlıyorum deliler gibi hastayken “sen git, hallederiz biz.”

-“ Ama Orhan Bey ctesi günü şubeler de kapalı, satış olursa kaçmasın, gitmemeyim ben…”

-“ Sen git, dinlen… Hallederiz.”

Doğum günümde pastamı götürdüğüm zaman benden memnun olduğunu öğrenmem. Bu benim için çok zordu, bunu Orhan Bey’den duymak çok zordu.

Bir film vardı “isyan” diye… Kara ütopyaydı bu, yeni bir dünya düzeni ve burada duygulara yer yok. Duygular acizleştirir ve başarısızlaştırır. Profesyonel bakamaz bir süre sonra bireyler, ilerleyemez, takılır kalır…  Doğru bu muydu sence?

Doğru neydi biliyor musunuz? Bunca değerli insanı tanımama neden olan Opis Ailesi’me sonsuz teşekkür edebiliyor olmam.

Diğer

Venüs Projesi

Gün pazar ve ben kara ütopyalarla, karışan Orta Doğu’yla, ülkemdeki yok olan yeşil alanlar ve hidroelektrik santralleriyle, yanımdan bir saniye dahi ayırmadığım radyasyonuyla ölümü her geçen dk. çoğaltan akıllı telefonumla yepyeni bir sabaha uyandım. Pazar günleri güzeldir bilirsiniz, işte ben de bu pazar kendimi evime hapsetmek istedim. Biraz Hollywood filmleri izleyerek kendimi o büyülü alışveriş merkezleri ve satın almalarımı alışkanlık haline getirebilirdim. Daha mutlu olabilirdim, en azından dünya için, kendim için belki de.

Zeitgest’i 4-5 sene evvel izlemiştim, şimdi biraz daha büyüdüm. Bu yaşımda tekrar izlemek istedim, o zaman çok sinir bozucuydu çünkü. Amerika gibi bir güç nasıl bu kadar canavarca hareket edebilirdi… Piyasaları zaten anlamazdım.

izledim, üzüldüm, sinirlendim, paniğe bile kapıldım işin gerçeği. Sonra Jasque ismini alt yazıda gördüğüm yaşlı bir bilge Venüs Projesi (The Venus Project) diye bir dünyadan/oluşumdan bahsetti. 

Venüs Projesi yaratıcısı Jasque Fresco kimdir? 

Jacque Fresco (d. 13 Mart 1916) kendi kendini eğitmiş bir endüstriyel tasarımcı, toplum mühendisi, mucit, yazar, konferansçı, fütürist ve Venüs Projesi‘nin yaratıcısıdır. 1916 doğumlu olan Fresco, 1929’daki Büyük Buhran sonrasında insanların çoğu için maksimum fayda sağlayacağına inandığı bir sistem geliştirmeye koyuldu: Venüs Projesi. Venüs Projesi, 1970 ortalarında Jacque Fresco ve partneri Roxanne Meadows tarafından başlatıldı. Hayatını ve yaptığı işleri anlatan Future By Design (Planlı Gelecek) 2006 yılında yayımlandı. Bu tarihe kadar enerji etkinliği, doğal kaynakların yönetimi, gelişmiş otomasyon üretimi ve güçlendirilebilir bütüncül şehir tasarımları gibi konuların topluma sağlayacağı faydalar üzerine yazılar yazıp konferanslar düzenledi. (Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Jacque_Fresco; Erişim Tarihi: 01.09.2014)

Venüs Projesi’nin bize öngördüğü görsellerle, kaynak bazlı sistemi anladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Belgeselde yaratıcı diyor ki,

  • Şu anda piyasalarda etkin sistem, para/kar hedeflidir. İster ideolojiniz komünizm, sosyalizm, kapitalizm olsun hiç farketmez hepsinin temelinde para vardır. Bu yüzden paraya dayalı ekonomi artık çökmek üzeredir.
  • Yozlasan devletler ve insanlar, kar güdüsüyle üretilen ürünler ve buna bağlı olarak tüketim çılgınlığı ve aslında “kıt kaynakların” sorumsuzca kullanılabilmesi en büyük sorun. İnsanoğlu 2014’lü yıllarda hibrit teknolojisi, rüzgar ve güneş enerjisinden faydalanabilecekken, ekolojiye zarar veren kaynaklardan (kömür, petrol vs) medet umuyorlar. 
  • Kaynak bazlı ekonomik sistem geliştirilebilir. Kaynaklar doğru kullanılırsa “kıt” değildir, teknoloji insanoğlunun bir uzantısıdır. Rakibi veya ikamesi değil. En basitinden kendi ülkemizden örnek verelim biz hala yaşam odaları tartışırken bunu teknoloji ile fevkalade üstesinden gelebilirdik. Gelebiliriz. Çünkü kömüre ihtiyacı olmayacak devletlerin, çünkü trenler mıknatıs gücü ile tekerlek olmadan sürtünerek ulaşım sağlanacak.
  • İnsanlar teknolojiyi ve bilimi geliştirmek üzere çalışacaklar, köleleşmek için değil. 

Diyorlar ki, kanunlar boşuna… Biz teknolojimiz ile trafik kazalarını bile önleriz. Siz kanun koymayı bırakın, bu yol kaygandır levhası asmak yerine, asfalta madde dökersin ve kimse kaza yapmamış olur veya alkollü araç kullanan şoförler için araçlara bir sensör yerleştirirsin, belirli bir mesafeye kadar yaklaşabilir. Bu bence yapılabilir?

 

Gazze’yi düşünüyorum, bazı iş adamları daha fazla kazanabilsin diye babasız kalan Soma’lı çocukları, kendimi düşünüyorum, kendi ülkemde yeteneklerimi kullanamadan, kendimi tanıyamadan, ülkeme veya dünyaya bir şey üretemeden ölüp gideceğimi… Çocuğumu düşünüyorum, savaşa maruz kalırsa pişmanlığımı…

Düşünüyorum.. 

Başka bir dünya neden olmasın?

Diğer

Karelerle İş Günlükleri

Bugün asla ve asla olumsuz kelimeler kullanmayacağım. Bu olumsuzlukları bir kenara bırakıyorum. Bugün ve bugünden itibaren. Sistemden kaynaklanan sorun var ki, cumartesi günü gerçekten son istediğimiz şey “ekranımın çalışmaması” bayiyi bilgilendirmek üzere mail attım ve sonrasında sistem düzeldi ” arkadaşlar, sistem düzeldi. Hadi saldıralım.” İş arkadaşımın cevabı ise “Özlem, muhteşem yüzyıldan mı etkilendin?” ben daha önce de söylemiştim. Şu tv konuları açılınca aptala bağlıyorum, birazcık kendimi geliştirmem lazım bu konuda. 😦

Görüntü

Şimdi bu kolajları hikayelerle süsleyip anlatacağım Başlıyoruz ? Saldırıyoruz ? evvet.

1.foto: İşte bunu bırakmam gerek, yapmamanız gereken şeylerden ilki “Beden Dili” eğitimlerinde sıkça söylerlerdi, “tehdit etmeyin.” Bu sert tavrı ne kadar şirinliğimle kapatsam da tamamen bırakmam gerek. evet, farkındayım 😦

2.foto: Ales, kaldı 713 sayfa. Akşamları evime gidip güzelce yemeğimi yeyip, ardından sorularımla baş başa kalıyorum. Son 5 senedir matematik ve soyut düşünmeden o kadar uzaklaşmışım ki, sayılar konusunda resmen afalladım. Hayır hayır ben çok severdim, tek-çift, ardışık sayılar hatta ve hatta türev ve integral. 23 Kasım gelsin şu ALES işini halledelim en yükseğinden bence.

3.foto: Unutulan o bilgilerden sonra ruh sağlığımın bozulup, kendimi motive etmeye çalıştığım nadir molalar. Bakın ben çiziktirdim bunları, ben topladım, ben çarptım hepsini der gibi bir yakarış. Bir yanlış cevap bir varoluş, yanlışları doğrulardan her zaman çok sevmişimdir zira 2.kez yanlış yapma lüksümüz olmadı şu kısa zamanda.

4.foto: Soru 15. Çözdüğümü zannettikten sonra, kendime kendimi kanıtlarmışçasına yazdığım o güzel sözlerim, bakın ne yazıyor “nihayet lem! Uzay yazılımı yapmıyorsun, kasmadan çöz pls.” ardından cevap anahtarından kontrol ettim ve cevap yanlışmış. Evet Özlem uzay yazılımı (o neyse) yapmıyorsun ama yanlış olabilir. Hatamızı gördük, bilgi hatamız varmış; öğrendik. Artık affetmiyoruz bu tarz soruları 🙂

5.foto: Batıpark OPİS. Geçen hafta boyunca aralıksız yağan konveksiyonel (kırkikindi & yükselim & bahar) yağışları nedeniyle mahsur kalan müşteri ve çalışanları olarak video çekmeler, fotoğraf yüklemeler… Ama grafiker kimliğimizden ötürü bayrak her zaman bende tabi ki. Bayrak bende hocam, kaptırmam evellallah.

6. foto: Yeni aldığım çarıklarım. Konumuzla alakası yok

7. foto: Kilo problemim. Aslında benim bir problemim yok, sadece bir kaç kilo daha almak istiyorum, kan can gelsin ruhuma. Daha sağlıklı düşünüp, daha uzun yaşayayım, daha da iş başarıp, daha da tırmanayım. Daha çok daha çok. Gözümü başarı bürüdü 🙂

Bugünlük bu kadar. 

İşte bu da Özlem’in iş günlüğü. 

Sevgilerimle…. 

Diğer

Kredilerim ve Stresinin Yönetimi Üzerine

Resim

1. Aşama: Kredi İşlemleri

Satışı kesinleşmiş müşterimizi masamıza davet ederek süreci başlatıyoruz. Bilgileri ilk ağızdan alıyor, esgm sisteminden SGK bilgilerini teyit ederek sistemimize girişi yapıyoruz. Aslında iş çok basit, kredi gir, onay bekle falan filan. Oysa stresli olan kısım zaten işin işleyişi değil, bu çoklu sektörün iç içe girmiş, tüm damarlara “hız” faktörü sızdırılmıştır. Satış hızdır, hız paradır bir çok sektörde. Hız müşteri kazanımı, hız banka imajıdır.

Her meslekte olduğu gibi stresin dozu son noktadır bizde de. Müşteri vardır, müşteri vardır. Kimisi faiz oranına önem verirken, kimi için yarım saat içinde imza almak, hem de bayide 🙂 bu güzel bir hizmettir aslında. Müşteri kısmı tamam ama bu defa da satışla ilgilenen danışman arkadaşlarımızın hız tutkusu girer devreye. “Hadi özlem, onaylat nolur” iyi ama sistemle konuşamam ki 🙂

Sinirler gerilebilir, hoşgörü her zaman kazanabilir aslında,.

“Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir…”
John Done

Alıntı derin oldu fakat son haftalarda yaptığım meditasyonlardan, zihnimi boşaltmaya, sinirlerimi yatıştırmaya çalıştıktan sonra tekrar söyledim kendime. “Sen leopar karşısında kalan bir geyik değilsin, bu stres seni başarısızlığa götürür.”

Nope, pls calm down lem.

Sevgilerimle

Diğer

8 Mart’lar

Emekçi Kadınların, kadınlar gününü kutlamakla yazıma başlamak istiyorum.

Bu 8 Mart davası nereden çıktı ve nereye doğru gidiyor kısaca özetleyelim;

8 Mart 1857′de New York’ta bir tekstil fabrikasında 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları için greve başladı. Fakat polisin işçilere saldırıp işçileri fabrikaya kilitlemesi ve ardından çıkan yangında çoğu kadın 129 kişi hayatını kaybetti.

Bu olay ilk kez Danimarka’nın Kopenhag kentinde 26-27 Ağustos 1910 tarihinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) gündeme geldi ve tekstil fabrikasında hayatını kaybeden kadınlar anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisi getirildi ve kabul edildi. Öneri kabul edilmesine rağmen tarih kesinlik kazanmamıştı ve Dünya Kadınlar Günü ilkbaharda kutlanıyordu. (http://www.kadingozu.com/dunya-kadinlar-gunu-nasil-ortaya-cikmistir; Erişim Tarihi:08.03.2014)

Haliyle günümüz kadınlarının toplumun yüklediği rolleri, iş hayatındaki yaşanılan sorunları, evlilik hayatındaki işkenceleri, taciz, tecavüz, çocuk tacizleri, töre gibi konuları gözler önüne sermek istemektedirler.

Neden sadece Kadınlar Günü değil ?

Kadın olduğumuz için yaşadığımız bin bir çeşit baskı ve tacize rağmen bugünü hala çiçekler ve pırlantalar ile kutlayabilen hemcinslerim var mıdır, vardır. İnanırım. 

2002 – kadın 66
2003 – kadın 83
2004 – kadın 164
2005 – kadın 317
2006 – kadın 663
2007 – kadın 1011
2008 – kadın 806
2009 – kadın 953
2010 – kadın 217
2011 – kadın 160
2012 – kadın 210
2013 – kadın 237

(http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/332/2013-yilinda-oldurulen-kadin-kardeslerimiz; Erişim Tarihi:08.03.2014)

8 Mart Emekçi Kadınlar’a adanmış olan bu günün, kapitalizmin ayak bağı olacağından hiç kuşkusuz eminim. Bunu rahatlıkla öngörebiliyorum, Facebook sayfamdaki online ve radyoda dinlediğim reklamlardan sonra… 

Resim Oysa bizim derdimiz örgüt içi cinsiyet ayrımcılığı, aile içi taciz, şiddet, tecavüz ve hakaretler, sosyal olarak üzerimize damgalanan sıfatlar, etiketler, alışveriş çılgınlığı, psikolojik ve zihinsel olarak savaşmamız gereken bir dünya yaratırken, ufak terfiler, ücret artışı, doğum izinleri, pahalı hediyeler, kuaför çekleri ve hediye kuponları ile sorunlarımızı çözemeyeceksiniz.

Daha fazla eğitim hakkı, daha fazla seçilme hakkı ve eşitlik….

Bir sır daha vereyim istiyorum sizlere son olarak; Maden Mühendisliği’ni bitirmiş kadın arkadaşlarımın yer altına inmeleri yasaklıdır. Kadın olduğumuz için… 

Güldünya Tören ve tüm töre uğruna katledilmiş emekçi kadınlarıma,

İşçisinden tutun da dişiyle tırnağıyla yönetici olmuş kadınlarıma,

Aldığı her nefeste kendini sorgulama zorunluluğu hisseden kadınlarıma Selam Olsun…

Aylin Aslım’ın Güldünya Tören için 32.Gün programında söylediği şarkıyı dinlemenizi öneririm.

Diğer

Liderlik

image

Gece gece yine telefona sarıldım sizler gibi, e-kitabım, el kitabım, başucu kitabım “savaş sanatı”m.
Askerlikle en ufak bir bağlantı kuramadığım bu kitabı hep iş, sosyal ve özel hayatımda farklı açılardan bakarak, sonuca daha çabuk ve verimli şekilde ulaşacağımı düşünerek devam ediyorum. Her paragrafta büyüleniyorum, o da işin hedonik kısmı zira gözlerim önemlidir her zaman.
1_güven: askerle komutan arasında kurulması gereken en önemli duygu. Bir yöneticiden beklediğim, saygı duymamı sağlayacak tek şey, oysa yine karamsarlık yükleyeceğim ki, business life dedikleri o camlı odalarda güven sadece zarftan ibaret…
_Bize guvenin efendim firmamız her zaman müşterilerine değer olarak bakıyor…
Zarf olduğunu söylemiştim.

Güveni veremediğiniz ekibiniz hem kısa vadede firmaya, uzun vadede çalışana zarar verecektir. Motive edilmeyen, eleştirilmeyen, yönlendirilmeyen çalışandan verim alamayacak, üstelik yanlış yönetici ile çalıştığı için yeteneklerinden bihaber yaşamaya devam edecektir.

Güvenilmeyen insan yalan söylemeye meyilli olacak, korku/baskı kaynaklı davranış sergileyerek ay sonu yatan maaş ve prim odaklı_en maliyetli şey dediğim_ zamanı zayi edecektir.

Her çalışan, bir yönetici için evlattır. Onu yönlendirmekle, en iyisini öğretmekle ve yapılan hataları düzelterek kaybı sonrası için minimize etmekle görevlidir.
Yoksa bu güvensizlik/motivasyon eksikliği duygusu onarılmadıkça personel devir hızınız artacak, verimlilik kuvvetle muhtemel düşecektir. Insan viraldir. Etkilenir, özdeşim ve empati kurar.

Her insan hem firma hem de kendisi için bir değerdir.

Sevgilerle

Diğer

Müşteri ve İlişkiler

Masamda oturuyorum. Son 2 gündür kredi girişleri durağan, satış ise son derece agresif. İnsanları izliyorum, müşteriler, danışmanlar, müdürler, çocuklar ve biz çalışanlar. Kendimi izlemek istiyorken, 2.el Satış masasından sesler geliyor:

-evet efendim sizin aracınızda sunroof olacaktır.

Danışman arkadaşım… Gerçekten seviyorum. Engelli müşterimiz 50-55 yaşında ve hayatımda kimseden duymadığım o tatlı diliyle öyle güzel dualar etti ki. Halbuki hepimiz işimizi yapıyorduk, hayır o güzel gözleri görmüş ve buraya yazamayacak kadar engellerin arasında savaşmaya çalışıyordu. Satın aldığı o arabaya bile binmesi öyle sıkıntıydı ki. 2 bacağı da çalışmıyor, diz kapakları üzerinden yürüyordu. 

Utandım…

Utanıyorum…

Engelsiz dünya, hayali kuramayan mimarların, mühendislerin, öğretmenlerin var olduğu bu “bencil ülkemde” her şeyin düzeleceğine inanmıyorum.

Siz kaldırımlara “sarı şeritleri” monte edebilirsiniz, kafanızdaki o kokuşmuş siyahlıkları gideremediğiniz müddetçe … 

Uzun lafın kısası; ben profesyonel olamıyorum. :/

Diğer

Sun Tzu = (Marka Stratejileri versus İnsan Kaynakları)

Sun Tzu, Çinli bir general olup, askeri hiyerarşiyi ve aslında “Savaş Sanatı”nı yazarken, savaşın ne olduğunu,  kazanma, kaybetme, silah ve güç kavramlarının  üzerinde durmuştur. Özet olarak, Sun tzu’ya göre savaşta hiç bir zaman kazanan olmadığı, savaş eyleminin maliyetli ve her iki tarafında kaybıyla sonuçlandığından söz etmiştir. Asıl irade, savaşmadan kazanmaktır. Bunun için, düşmanı tanımak, dolayısıyla öncelikle kendi gücünüzün farkında olmanız gerekmektedir.

Biz adı geçen bu yapıtta, ‘mücadele’ kavramı altında gelişen bölümü irdelemek ve marka kavramına uygulamak istiyoruz. Sun Tzu’da belirtilen düşmanlar, günümüzün rakip markalarıdır. Üstünde özellikle durdugu savaş alanı, acımasız rekabet pazarıdır. O dönemde kullanılan silahlar, araç gereçler, tüm lojistik etkinlikler, günümüzün ‘tanıtım araçları ya da iletişim kanalları’dır. Savaş alanı için yapılan harcamalar, markalara ‘değer’ katmak için yapılan çalışmalardır. ( Ilıcak, G ve Özgül R.  Erişim Tarihi: 17.05.2013, http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/95.pdf.)

Bilimsel belgemizi ortaya koyup, mevcut durumuzu ele alalım; işsiz kavramını bir kenara atıyor “henüz bir işe sahip olmayan” sıfatını karşılayacak olan “biz” zamirini kullanarak ilerliyoruz.

Biz; eğitim sürecimiz boyunca, mezuniyetten sonra bu sürecin geleceğini biliyor, anlıyor ve algılıyorduk da. Bu süreç için, derslerimizi notlar almak için değil anlamak, kendimizi geliştirmek, olayları/durumları farklı perspektiflerden görebilmek için uğraşıyorduk.

Derin bilgi, sıkıntıyı sıkıntının oluşmasından önce.
tehlikeyi tehlikenin oluşmasından önce, yok olmayı yok
olmadan önce, belayı bela gelmeden önce kestirebilmektir. 

Sun Tzu/Savaş Sanatı

     Biz; tek noktaya kanalize olmadan “farz-ı misal; işletme okudum bankacı olacağım.” değil, sermaye piyasaları, hukukun bazı alanları, pazarlama bileşenleri, insan kaynakları, organizasyon gibi bölümle yakından ilgili alanlardan ziyade, fotoğrafçılık, müzisyenlik, meditasyon koçluğu, yazarlık, grafikerlik, empati geliştirme, enstrüman çalabilme gibi hobilerle uğraşıp, düzene de karşı çıkıp, kendi kahramanımız olmuştuk ki sabırlı olmadan bir işte yetkinlik kazanılmayacağını öğrenmiştik.

Güçlü davranış, beden tarafından zorlanmadan
önce bedeni eğitmekte, zihin tarafından idare edilmeden
önce zihni hazırlamakta, dünya tarafından yönetilmeden
dünya üzerinde çalışmakta, görevlerin baskısı altında kalmadan görevleri yerine getirmektir.

  Sun Tzu/Savaş Sanatı

     Biz; en zor zamanlarda umudu yitirirsek, hiçleşeceğimizi, kendine inanmayan bir insan olmanın erdemsiz, saygısız bir davranış olduğunu bilirdik. Okulun ilk günü, ailenin yanından ayrıldığın o ilk günler. Yalnızlık, sen kendini koruyamazsan, kimse koruyamayacak, tanımadığın insanlarla konuşursun, tanışırsın, sevmezsin ama hoşgörüyü öğrenirsin. Sevilmezsin ödevini farklı yaptın diye, azarlanırsın kapıyı iki değilde üç kez çaldın diye susarsın, bu hayat senin hayatın, çok tökezlersen her defasında kalkamazsın çünkü. Öğrenmiştik; bu sefer okuyarak değil, deneyip  yanılarak, deneyip kazanarak nihayetinde.

Derin bilgi prensibi ile sıkıntıyı düzene, tehlikeyi
güvene, yok olmayı varolmaya, belayı başarıya döndürebilmek mümkündür. Güçlü davranış ile beden uzun ya-
şama, zihin ile derin düşünce yeteneğine, dünya barışa,
görevler başarıya kavuşturulabilir.

Sun Tzu/Savaş Sanatı

    Biz adı geçen bu yapıtta, ‘mücadele‘ kavramı altında gelişen bölümü irdelemek ve marka kavramına uygulamak istiyoruz. Sun Tzu’da belirtilen düşmanlar, günümüzün rakip markalarıdır. Üstünde özellikle durduğu savaş alanı, acımasız rekabet pazarıdır. O dönemde kullanılan silahlar, araç gereçler, tüm lojistik etkinlikler, günümüzün ‘tanıtım araçları ya da iletişim kanalları’dır.

Savaş alanı için yapılan harcamalar, markalara ‘değer’ katmak için yapılan çalışmalardır. ( Ilıcak, G ve Özgül R.  Erişim Tarihi: 17.05.2013, http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/C3S1Sosyal/95.pdf.)

Şimdi tekrar ediyorum; mücadelemiz; inancımızı koruyarak, özgüvenimizi her defasında update ederek “istediğimiz ve başarılı olabileceğimiz iş” bulabilmek.  Düşmanlar; tembellik, körelmek, insanlara bakıp imrenmek, kıskanmak, kendinizi başarısız hissetmek gibi. Savaş alanı; kariyer, yenibiris, secretcv ve devamı iş görüşmeleri, kendimizi dürüstlükle anlatmak zorundayız. Biz kimiz? Neyiz ? Neden biz’iz ? Silahlar; sahip olduğumuz ve olacağımız; dil gelişimi, ilgi alanları, yetkinlikler, kişilik, referanslar, okul, projeler gibi.

Savaş alanı için yapılan harcamalar, hayatımıza değer katmak için yapılan çalışmalardır.

Saygılarımla

Diğer

“teori=Tecrübe=pratik” vs Newest

Son zamanlarda en iyi yaptığım şey “looking for my job”  ve “I’m going to discuss the company.”  Sıkı bir dönem, sadece nesnel pekiştireçler değil öznel olanları da iyi algılatman veya hissettirilmen gerekiyor.

Biz gizli işsizler, “işsiz ama güçsüz” tanımında yeni bir akım yaratıp, neounemployed yani, işsiz ama güçlüler. Evet onlar biziz. Yeni mezunlar, her iş görüşmesi bir hayal kırıklığı, insan kaynakları olmayan “şirketler”, genel müdürlerle yapılan “ciddiyetsiz” görüşmeler…

Görsel

İş görüşmesindeyken, telefonda tanımadığın, tanımayacağın seni ilgilendirmeyen meseleler hakkında bilgi sahibi olman, ardından gülümseyerek, “rica ederim,problem değil…”

Problem o değil zaten.

Tek düze insan, tek düze yönetim, tek düze liderlik ve lafa gelince “teoremler okulda kaldı” hayır efendim, bu teoremler yaşamda başladı.

Sanayi Devrimi başladı, makina-insan dizaynı geliştirildi “fakat hala Taylor’lar var günümüzde. Ben gördüm. Kitaplarda, okulda değil, hayatta iş görüşmelerimde…”

Yeteneklerimiz var bizim, bir inancımızı, “başaracağımıza” dair. fakat çok zor bir dönem, firmaların insan kaynakları hiç profesyonel çalışmıyor. 

Patronların elinde cv, daha yeni eline almış, soruyor:

“Özlem Hanım, neden grafik işine başvurmadınız?” tutamıyorum kendimi, sabırlı olmam lazım;

“Çünkü lisans eğitimimi tamamladım, eğitim gördüğüm alanda kariyer yapmak istiyorum. Pazarlama alanında Bosch Ankastre Serilerini ve Beğenmeli ürün kavramını inceledim, Akıllı telefonlarla ilgili pazarlama araştırmaları projesinde yer aldım. Yüksek lisansımı pazarlama ya da organizasyon üzerine düşünüyorum. Ben pazarlama konusunda bilgiliyim.” Benim bilgilerimi kullanın ve bu bilgileri kullanmama izin verin diye bağırıyorum oysa bir fısıltı kulaklarımda

” Özlem Hanım, teori çok farklı.”

Ne yani, pazarlama kitaplarım hiç bir temellendirme yapılmadan mı yazıldı? Hayır her şeyi kabullenebilirim ama bölümüm, eğitimimin kağıt parçalarından ibaret olduğunu asla kabullenmeyeceğim. Ben ne yapabileceğimin farkındayım, zekamın, kapasitemin, bilgi ve beceri, algılama ve iknamın farkındayım.

Yalnız şu konuda hak verebilirm, İnsan kaynakları derslerinde;  Beceri- kişilik envanteri, CV Değerlendirme, Stres Yönetimi ve Beden Dili gibi konular hakkında bilgi verilmişti.

Ben 4 senede sadece İŞLETME eğitimi almadım, koskoca 4 senede insan ilişkilerimi geliştirdim, tek başıma sorunların üstesinden gelmeyi öğrendim, bir projenin altından tanımadığın insanlarla kalkmayı hallettim.

Ben 4 sene gerçek bir iş için eğitim aldım. Biz tecrübesiz değiliz. Bunu kabullenmeyeceğiz.

Saygılar bizden…

Diğer

Siyah/Beyaz vs Renkli

Eraserhead 1977 yılında çekilen korku filmi. Zaten eskilerden de farketmiştim de ben bu siyah beyaz filmleri ayrı bir sevdim. Sanki o zamanda renk yokmuş gibi, tasavvur edemiyorum, aklım almıyor izlerken o renkleri. Sadece iki renk var bir siyah bir de beyaz.

Eraserhead’i izlerken aklıma bir fikir geldi, yahu artık androphone olduk gidiyoruz renkli tv.lerin yanında bir de evlerimizde sadece ve sadece siyah/beyaz severler için, günümüz filmlerini, dizilerini, klipleri, kişileri ve olayları ne derseniz deyin “renkli ne varsa gözümüze görünen” siyah beyazını gösterecek şekilde sunsalar önümüze.

Vestel, arçelik, sony, lg, samsung vs evet renkli tv.lere entegre edilmesin, ayrı bir tv olsun ve bu fikir biraz da geliştirilsin ve etkileyici bir reklamla tüketiciler güdülensin ve ihtiyaç çıksın ortaya.

Sayısal yayınların başlamasına kadar televizyon izleyicisi sadece alıcı durumunda idi. Sayısal yayınlar sayesinde kullanıcının etkileşime geçmesi süreci başladı. İzleyicilerin sürekli alıcı olması, televizyonun kolay ulaşılabilir bir “kaynak” olması, kullanılan etkili görsel ve işitsel öğelerle etkisinin yüksek olması, birçok aydının televizyona soğuk bakmasına neden oldu. Günümüzde televizyon yayıncılığının ilk amacı, reklam ve ticaret üzerine kuruludur. Ancak toplumda psikolojik etkisi de oluşmuş ve televizyon bağımlılığı olarak tabir edilen bir rahatsızlık ortaya çıkmıştır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Televizyon)

Gel gelelim gerçeğin komik yanına, reklam ve ticaret üzerine yaratılan bir kara kutu nihayetinde tv bağımlılığına yol açması çok da kötü değil, gelelim bu bireylere bir de siyah/beyaz algısı yaratalım.

Bence güzel olur 🙂